TÜSİAD/Özilhan: Ekonomide enflasyonun düştüğünü görüyoruz ama bu hayat pahalılığının olmadığı anlamına gelmiyor

  • 04.12.2019 11:47

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, bugün
Ankara'da düzenlenen TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısının
açılış konuşmasını gerçekleştirdi.
Özilhan konuşmasında,"Ekonomide enflasyonun düştüğünü görüyoruz
ama bu hayat pahalılığının olmadığı anlamına gelmiyor" dedi.
Özilhan şunları söyledi:
"Son yılların yorucu temposunun ardından nispeten biraz daha sakin
bir gündemle toplandık. Ekonomide, iç ve dış politikada bir dizi risk
faktörünü nihayet geride bırakabildik. Geçen toplantımızı
konjonktürel sorunların ağır bastığı bir dönemde yapmıştık.
Konjonktürel sorunların biraz olsun hafiflemesini fırsat bilerek bu
toplantıda yapısal sorunlarımız üzerinde durmak istiyorum. İç
politikada seçim sürecini geride bıraktık.
Seçim öncesinde ve sonrasında yaşanan aksaklıklara rağmen, yerel
seçimler Türk toplumunun demokrasi ve sandığın meşruiyetine duyduğu
inancı teyit etti.
Türk demokrasisinden her zaman umutlu olmak gerektiğini bir kez
daha gördük.
Dış politikada, S400 ve Suriye harekatı gibi belirsizlik yaratan
konuların ateşi en azından biraz hafifledi.
Rusya ve ABD ile ilişkilerimizin seyri Türkiye'yi nereye gittiği
en çok tartışılan ülkelerden biri olmaktan çıkardı.
Ekonomide ise aşırı yüksek kur hareketliliği başta olmak üzere
öngörü ufkunun iyice daralmış olduğu günler geride kaldı.

Birçok kuruluş büyüme tahminlerini yükseltti.

Ülkemizde nispeten daha sakin diyebileceğimiz günlere karşılık,
dünyadaki olağandışı hareketlilik devam ediyor.
Dünya, şiddetli toplumsal hareketlerden Brexit sürecine, ekonomik
yavaşlamadan küresel iklim krizine, sosyo ekonomik dengesizliklerden
teknolojik dönüşümün etkilerine uzanan çok geniş bir yelpazedeki
sorunlar yumağıyla uğraşıyor.
Belli ki bu sorunlar yumağına bulunan çözümler yeterli ya da uygun
olmuyor.
Bu nedenle birçok ülkede sokak siyaseti 1968'den bu yana ilk kez
parlamenter siyaseti gölgede bırakarak belirleyici dinamik haline
geliyor.
Gündemimizi işgal eden bütün bu sorunlar bugün dünyanın çoklu bir
kriz durumuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ülkemiz de bu krizlerden muaf değil.

Kendi konjonktürümüzden kaynaklanan sorunların hafiflemesiyle,
sürekli ertelemekte olduğumuz yapısal sorunlarla nihayet
uğraşabileceğimiz bir fırsat çıkıyor önümüze.

Bu zamanı iyi kullanmalıyız.

Dış tehditlere karşı en başta yapmamız gereken şey içeride
bünyemizi kuvvetlendirmek ve değişen koşullara uyum yeteneğimizi
artırmak.
Dünyanın gündeminde ilk sıralarda olan eşitsizliklerin
azaltılması, iklim krizi ve teknolojik dönüşümün etkilerini biz de
gündemde ilk sıralara taşımalıyız.
Ayrıca, kadın-erkek eşitliği ve depreme hazırlıklı olma öncelikli
gündem maddelerimiz arasında olmalı.
Hiç şüphesiz en kötünün geride kalması, mevcut durumun çok iyi
olduğu anlamına gelmiyor.
Geçtiğimiz sıkıntılı dönemin izlerini henüz üzerimizden tam olarak
atamadık.
Örneğin, ekonomide enflasyonun düştüğünü görüyoruz ama bu hayat
pahalılığının olmadığı anlamına gelmiyor.

Sadece fiyatların artış hızı azalmış durumda.

Hatta, baz etkisi ortadan kalktığında önümüzdeki aylarda yeniden
bir miktar artış görmemiz de olası.
Faiz oranlarındaki gerileme ve kamu bankalarının uyguladığı kredi
genişlemesi sayesinde tüketim kıpırdamaya başladı.
Geçen gün açıklanan verilerin de gösterdiği gibi ekonomi yeniden
büyüme sürecine giriyor.
Öte yandan, gerek iç talep, gerek dış talep üzerindeki baskılar
hızlı büyümenin önünde engel oluşturuyor.
Son işgücü istatistikleri geçen yıldan bu yana istihdam edilen
kişi sayısında 800 bine yakın azalış olduğunu ortaya koyuyor.
Ekonominin yavaşlaması ya da hızlanmasının istihdam üzerindeki
etkisi zaman alır.
Ekonomi büyüme sürecine girerken işsizlikteki düşüşün arkadan
gelmesi beklenen bir durum.
Ancak ekonomik daralma düşük gözükmesine rağmen işsizliğin bu
kadar yüksek seviyelere gelmiş olması son derece endişe verici.
Bu durumun çözümü için sadece büyümenin geri dönmesini beklemek
yetmeyebilir, ilave tedbirler alınması gerekebilir.
Dış talep de dünya ekonomisindeki yavaşlamadan olumsuz
etkileniyor.
IMF'nin son dünya ekonomik görünümü raporunun verilerine göre,
2019'da dünya ekonomisinde beklenen büyüme 2008-2009 döneminden bu
yana görülen en düşük oran.
Üstelik düşük büyüme dünyanın %90'ını sarmış durumda.
Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden beşi, Almanya, İngiltere,
İtalya, Brezilya ve Meksika resesyon riskiyle karşı karşıya.
Küresel ticaret adeta durakladı.
Tarihsel olarak Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı olan dış açık,
TL'deki hızlı değer kaybı ve daralan iç talep sayesinde kapandı ve dış
borçlanma hız kesti.
Büyümenin geri dönmesiyle beraber dış açık sorununun hortlamaması
için üretim yapısında radikal değişiklikler gerekiyor.
Bunun için öncelikle yatırım ortamının iyileşmesi lazım.
Bu konuda önemli adımlar atıldı. Ancak ülkeler arasında
yatırımları çekmek için kıyasıya bir rekabetin olduğu günümüzde
yatırım ortamını iyileştirme çabalarının sürekliliği önemli.
Dış talebin yavaş seyrettiği bu ortamda hızlı ve istikrarlı bir
büyüme ortamı için en önemli unsur ise canlı bir iç talep.
Yatırım ortamı iyileştikçe ve istihdam genişledikçe iç talep
canlanacak ancak bu süreci desteklemek ve hızlandırmak gerekiyor.
İyi bir planlama, etkin bir teşvik sistemi, istikrarlı bir
makroekonomik ortam, hukuk ve yargı sisteminde devam edecek
iyileştirmelerle rekabet gücü yüksek sektörlere yerli ve yabancı
yatırımcıları daha çok çekmek mümkün olacak.
Bir de son birkaç yıldır devam eden seçim maratonu ve siyasette
yükselen tansiyon nedeniyle ihmal etmiş olduğumuz sosyo-ekonomik
sorunlarımız var.
Bunların başında gelir dağılımı geliyor.

Gelir dağılımı 2010'lu yılların başlarına kadar düzeliyordu. Ancak
son yıllarda, düşük büyüme, yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik, dar
gelirli kesimlerde refah kaybına yol açtı.
İşsiz sayısı 4 milyon 650 bine ulaştı.
Ekonomideki sıkıntılar en çok toplumun en yoksul kesimlerini
etkiledi.
İşsizlerin %17'si nitelik gerektirmeyen işlerde çalışanlar.
İnşaatta 500 bin kişi işsiz kaldı.
Para ve maliye politikaları ile konjonktürden kaynaklı sorunlarda
bir parça hafifleme görülmüşken, şimdi yoksullukla mücadele ve gelir
dağılımının daha adaletli hale getirilmesi konusuna çaba harcamak
gerekiyor.
Dünyada da 2008 krizinden sonra yoksullaşmada artış ve toplumsal
kesimler arasında muazzam servet farklılıkları ortaya çıktı.
Durum birçok ülkede 1930'lu yılları hatırlatıyor.
Adaletsizlikler sosyal ve siyasi dengeleri sarsıyor.
Örneğin, sokak hareketleriyle sarsılan Şili gelir adaletsizliğinin
en şiddetli olduğu ülkelerden birisi.
Refahın daha adil paylaşılması, ekonomik ve siyasi istikrarın
temel belirleyicilerinden birisi.
Gelir adaletsizliğine yol açan en önemli sebeplerden birisi
eğitimde fırsat adaletinin olmaması.
Özellikle ortaöğretimde cinsiyet ve bölgeler ayrımında net
okullaşma oranındaki farklarının giderilmesi önemini koruyor.
Eğitim performansımız ulusal araştırmalarda da uluslararası
karşılaştırmalarda da tatmin edici çıkmıyor.
Bulgular sorunun sadece telafi programları ile çözülemeyecek kadar
yapısal olduğunu ortaya koyuyor.
Bu koşullarda yetişen yeni nesiller işgücüne katıldığında iş
bulmakta zorluk çekiyor ya da çok düşük ücretlere niteliksiz işlerde
çalışıyorlar.
Nitekim, niteliksiz veya düşük nitelikli işlerde çalışanların
oranı %40 civarında.
Yeterli becerilerle donatılmayan gençler arasında işsizlik oranı
%27'ye kadar yükseliyor.
Nitelikli eğitim alamayan gençler için gelecek yıllar daha da
zorlu olacak.
OECD'nin bulgularına göre gelecek 15-20 yıl içinde mevcut işlerin
%14'ü yok olma riski ile karşı karşıya.
%32'sinde ise otomasyona bağlı radikal değişimler bekleniyor.
Yani, halihazırda dünyadaki akranlarının gerisinde kalan
çocuklarımızı bugüne ayak uydurur hale getirmek de yetmiyor.
Teknolojik değişim kapıda. Son yıllarda ortaya çıkan bilimsel ve
teknolojik değişmelerin hızı baş döndürücü.
Çocukları bu geleceğe layıkıyla hazırlamak gerekiyor. 2023 Eğitim
Vizyonu bu çerçevede önemli bir fırsat yaratıyor.
Eğitim kalitesinin yükseltilmesinde bütçe çok önemli bir etken.
Vergi gelirlerinin GSYH içinde 1990'larda %13'lerde olan payı
2010'dan sonra %17'lere yükseldi.
Sosyal devlet olmanın gereği toplanan ilave vergilerin eğitim ve
diğer sosyal harcamalara ayrılmasıdır.
Oysa, merkezi yönetim bütçesinden eğitime ayrılan pay 2016'ya
kadar yükselmişken sonradan bu ivme korunamadı. 2020 bütçesinden
eğitime ayrılan payda bir miktar yükseliş olsa da bu yeterli değil.
Çocuklarımızı çalışma hayatının gerektirdiği becerilerle
donatabilmek için eğitime milli gelirden ayrılan payı ve eğitimin
kalitesine yapılan yatırımları bir an önce yükseltmemiz gerekiyor.
Toplumsal adalet açısından önemli bir başka başlık ise cinsiyet
eşitliği.
Eğitimde, çalışma yaşamında ve karar alma mekanizmalarında
kadınların ikincil konumda olmasının sonucu toplumsal ilerlemenin
zafiyete uğramasıdır.
Kadının güçlendirilmesine yönelik bazı politika ve uygulamalar
başlatıldı.
Ama sonuçlar kadınlar aleyhine olan adaletsizliğin düzelmediğini
ortaya koyuyor.
Henüz iş işten geçmeden üzerine eğilmemiz gereken bir başka alan
çevre ve iklim değişikliği.
Bu alanlarda geç kalmanın ve yanlış uygulamaların bedeli çok
yüksek.
Üstelik daha fazla tüketim için doğal dengenin bozulmasının
maliyetini bizler değil çocuklarımız ve torunlarımız ödeyecek.
İklim krizi ile mücadele hiç şüphesiz tek başına bir ülkenin
sorumluluğunda değil.
Ancak medeniyetimizi korumak için her ülke ve her birey üzerine
düşen sorumluluğun gereğini yapmalı.
Alınacak önlemler geciktikçe iş daha da zorlaşıyor.
Bu nedenle iş işten geçmeden, iklim değişikliğinin yol açabileceği
ölümcül sonuçlar önlenemez bir noktaya gelmeden önce harekete geçmek
gerekiyor.
Bu çerçevede, geçen ay plastik kirliliği ile mücadele için
oluşturulan "İş Dünyası Plastik Girişimi'nin şirketlere 2021 yılına
kadar plastik taahhütlerini belirleme çağrısını çok yerinde bir örnek
olarak gösterebilirim.
vHep çok acil başlıklar yüzünden fırsat bulup da 20 yıldır bir
türlü layıkıyla ele alamadığımız bir konu daha var: beklenen Marmara
depremi.
Tek başına Türkiye ekonomisinin %30'undan fazlasını oluşturan ve
nüfusunun neredeyse %20'sini barındıran İstanbul'u etkileyecek bir
depremin yol açacağı insani ve ekonomik trajedi korkarım
tahayyüllerimizin de ötesinde olacak.
Eylül ayında yaşamış olduğumuz küçük depremler bu alanda da olması
gereken hazırlığın çok gerisinde kalmış olduğumuzu gösterdi.
Bu saydığım alanların hepsinde alınacak önlemlerin yaratacağı
kazanım, toplum olarak katlanmamız gereken maliyetlerin çok üzerinde
olacaktır.
Kaldı ki, bu alanlar öyle alanlar ki, gerekirse maliyet üstlenmeyi
de göze almak gerekir.
Ülkemiz hem konjonktürel hem yapısal hem kendine özgü hem de
evrensel sorunlarla karşı karşıya.
Bugünden geleceğe baktığımızda değişim kaçınılmaz.

Hiç kimsenin değişimi engelleme gücü yok.
Dolayısıyla mesele, değişime ne ölçüde hazır olunduğu.
Hazırlıksız yakalananlar için değişimin yıkıcı etkisi çok daha
yüksek olur.
Değişimi yönetmek iyi bir yönetişim modeli ve planlama becerisi
gerektirir.
Planlama konusunda Eisenhower'ın sevdiğim bir sözü var: plan
gereksizdir ama planlamanın kendisi zaruridir.
Bu söze uygun olarak, bir kez yapıldıktan sonra rafa kaldırılacak
planlar değil, toplumun farklı kesimleri ile istişare içinde
yürütülecek dinamik bir planlama süreci gerekiyor.
Ülke olarak kaynaklarımız kıt.
Ne doğal kaynaklar, ne sermaye ne de nitelikli insangücü açısından
zengin değiliz.
Bu nedenle kıt kaynakları sorumsuzca harcamayalım.
En verimli şekilde kullanalım.
Kaynakları en çok katma değer yaratacak ve sosyal gelişimi
hızlandıracak şekilde harcayalım.
Kaynakları nereye yönlendireceğimizi istişare ile belirleyelim.
Böyle olunca tüm toplum ortak hedefler doğrultusunda seferber
olur.
Bir iş yapılacağı zaman işi ehline bırakalım.
Harcamalar şeffaf olsun ki, paranın doğru kullanıldığı ve
kayırmacılık yapılmadığı konusunda kimsenin şüphesi olmasın.
Aksi halde ulaşmak istediğimiz hedeflere ulaşamayız.
Üstüne bir de lüzumsuz yere kaynak israfı ve çevre tahribatı
yapmış olur, para ve zaman kaybederiz.
İşte enerji sektöründe, altyapı yatırımlarında, kentsel dönüşümde
ve hatta eğitimdeki planlama hatalarının bedelini hepimiz ödüyoruz.
Kısa vadeli akut sorunlarımızı çözerken de uzun vadeli yapısal
sorunlarımızı çözerken de içinde hareket edeceğimiz çerçevenin üç
çıpası var:
Bu çıpalardan ilki kural temelli uluslararası sistemle ittifak.
Mayıs ayındaki toplantıda, "eğer Türkiye küresel düzendeki yerinin
hiç tereddütsüz biçimde kural temelli uluslararası sistem içinde
olduğunu herkese gösterebilirse ve AB tam üyelik perspektifini
güçlendirebilirse, bu durum 'toptan ve çok yönlü' bir reform niyet ve
taahhüdü anlamına gelir" demiştim.
Geçen süre içinde Türkiye'nin liberal ekonomi ve demokrasi
modelinden uzaklaşmakta olduğu tartışmalarının azalmasının olumlu
etkilerini görmeye başladık.
Bundan sonrası için beklentimiz Türkiye'nin uluslararası
ilişkilerinin konjonktüre göre şekillenen, bireysel düzlemde değil,
uzun vadeli, kurumsal düzlemde olduğunun görülmesidir.
Böylece Türkiye, liberal demokratik sistemin reformunda etkili
olacak uluslararası ittifakların bir parçası olacaktır.
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik perspektifi, geçmişte
olduğu gibi bugün de gerek Türkiye'nin, gerekse Avrupa Birliği'nin
ortak çıkarınadır.
Önümüzdeki dönem için beklentilerimizden birisi de Avrupa Birliği
ile ilişkilerde mesafe alınması.
Avrupa Birliği ile aramızdaki Gümrük Birliği, 21. yüzyılın küresel
ekonomi ortamında zaman aşımına uğradı.
Geçen süre içinde sanayi ve hizmetlerin artan etkileşimi,
dijitalleşmenin ulaştığı boyut, uluslararası ekonomik sistemde Çin,
Hindistan ve Rusya'nın değişen konumu, sürdürülebilir kalkınma
hedefleri, AB'nin Japonya, Kanada gibi ülkelerle yaptığı yeni nesil
ekonomik anlaşmalar gibi birçok gelişme ortaya çıktı.
Bu gelişmeler 1995 tarihli Gümrük Birliği anlaşmasının
güncellenmesini gerektiriyor.

İkinci çıpa, demokrasi ve hukukun üstünlüğü.

Bugün birçok ülke toplumsal hareketlerle sarsılırken, geçen
seneden beri yaşadığımız ekonomik daralmayı demokrasi içinde atlatma
yolunda ilerliyoruz.
Bu ülkemiz açısından başlı başına önemli bir başarı.
Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine geçildikten sonra
yeni sistemin kurumsal yapısının henüz oturtulamamış olması yapısal
sorunların çözümünde bizi yavaşlatıyor.
Güvenlik sorunları bir devletin bir numaralı konusudur.
Ancak güvenlik sorunları demokrasi içinde, özgürlüklerin
kısıtlandığı değil genişletildiği bir ortamda, toplumsal huzur ve
güven içinde çözümlenmelidir.
Bizi arzuladığımız toplum hedefine yaklaştıracak olan budur.
Demokrasimiz güçlü olursa dışarıdan gelebilecek her türlü tehdidin
üzerinden tüm toplum olarak el birliğiyle geleceğiz.
Üçüncü çıpa ise serbest piyasa düzeninin kurum ve kurallarıyla
etkin şekilde işlemesi.
Ekonomideki karar alıcılar ancak bu sayede önlerini görürler ve
yatırım ve üretim kararlarını alabilirler.
Etkin işleyen bir piyasa ekonomisi, önemli bir ekonomik etki
yaratabilecek kanun değişiklikleri yapılırken, toplumun ilgili
kesimleri ile istişare sürecinin şeffaf ve doyurucu şekilde
yürütülmesini gerektirir.
Ekonomide oluşmaya başlayan olumlu havanın güçlenerek devam etmesi
için, serbest piyasa düzeninin kurumsal yapısının güçlendirilmesi,
düzenleyici kurumların bağımsızlığının garanti altına alınması,
kurumlar arasında görev ve sorumlulukların dengeli dağıtılması
gerekir.
Unutmayalım ki uzun vadede vatandaşımızın huzur ve refahı,
demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı,
kadın-erkek eşitliği, sosyal adalet, adaletli gelir dağılımı, tüm
bireyler için kaliteli eğitim, ifade özgürlüğü, doğal ve kültürel
mirası koruma hedefleri doğrultusunda kat ettiğimiz mesafeye bağlı
olacak.
Bu hedefler doğrultusunda ilerlerken asla vaz geçemeyeceğimiz ilke
ise laiklik.

Laiklik bu ülkenin çimentosudur.

Her konuşmamda olduğu gibi bu sefer de konuşmamı birlik beraberlik
çağrısı yaparak bitirmek istiyorum.
Uzunca bir süreden sonra kısa vadeli sorunların ağırlığının
hafiflediği bu dönemde, elbirliği ile bizi hedefimize ulaştıracak olan
rotaya kilitlenmemiz gerektiği düşüncesiyle hepinizi saygıyla
selamlıyor, dikkatiniz için teşekkür ediyorum.



Foreks Haber Merkezi ( haber@foreks.com )
http://www.foreks.com
http://twitter.com/ForeksTurkey